M. Emin Saraç Hocamızla Ezan İle İlgili Söyleşi

M. Emin SARAÇ HOCA EFENDİ İLE  .  

16.01.2008 Çarşamba günü öğle namazından sonra Fatih Camisin de EZAN ile ilgili yaptığımız söyleşi. 

Muhterem Hocam kısaca hayatınızı anlatır mısınız:

Ben Tokat’ın Erbaa Kazası’nın Tanoba köyünde bir hoca ailesinin ferdi olarak dünyaya geldim. (Sene kaç idi?) Senesini söylemeye tövbe ettim, söylemiyorum. Çünkü 60’ dan sonra sene söylenmez. Büyüklerimizin böyle bir nasihatı var. Onun için 60’ dan yukarı diyorum..

Bizim aile okumuş, hoca bir ailedir. Babam, dedem hocadır. Dedemin babası da hocadır. Dedemin büyük dedelerinden biri Kadı Ali Sirac Efendidir. Kendisi Batum Kadısı olarak da hizmet yapmıştır. 

Büyük Dedeme “Ali Sirac ” denilmesinin sebebi de, Fatih’te okurken hocaları sormuş “size ne oğulları derler ?” o da cevaben: “Bekaz oğulları ”  diye cevap vermiş. Hocaları, “ bekaz, pekmez ” demiş ve “ sen bizim bir Siracımızsın, kandilimizsin, Siracı münirimizsin” gibisinden onu taltif etmişler. Çok sevdikleri büyük dedem gerçekten yakışıklı, uzun boylu nevcivan biri imiş. O zaman hocalarından aldığı bu ünvan bütün ailemizce kabul görmüştür.

Soyadı kanunu çıkarıldığında, rahmetli babacığım bu ünvanın hocalar tarafından verildiğini değiştirmek istemedikleri için ısrar etmesine rağmen, o zamanki işi tescil eden, yazan zat, o halde biz bunu Türkçeleştirelim “sirac ” değil de “saraç ” diyelim deyip bu uygulamayı gerçekleştirmiş. “Saraç”  kelimesi bir sanat işidir, kaldı ki bizim ailede bu işi yapan da yok, soyadımız böylece o günden sonra “Saraç” olmuştur.

İlk eğitimimi aileden aldım. Babamdan ve annemden Kur’an-ı Azimüşşanı okudum, ezberledim.  O dönemlerde Kur’an-ı Kerim okumak yasaktı ama onlar azmettiler Allah (c.c) da bu ihsanı, bu nimeti bize nasip etti.

Biz dört kardeştik hepimiz de hafızdık. En büyüğümüz abim Hafız Bahaddin’dir. Ondan sonra ikinci benim. Üçüncüsü Hafız Osman’dır. Bu kardeşim 1965 yılında Adalet Partisinden milletvekili oldu, daha sonra vefat etti. Bir de en küçüğümüz Hafız Yusuf Efendidir. Onları hepsi vefat etti. Allah rahmet eylesin..

1943 yılında abim, ben ve kardeşim Osman Tokat’tan İstanbul’a geldik. (Hocam o yıllar da kaç yaşında idiniz? Diye sorunca muhterem Hocam gülümseyerek) “ Unuttum” diyerek devamla;” Bu hususta İmam Şafi ve İmam Malik’ten rivayetle “insan üzerindeki en büyük nimet ömür nimetidir”. Bu nedenle aile yakınlarının dışında, bunu her yerde söylemek alışkanlığından kurtulup unutmak gerekir.”  

İstanbul da, bu caminin (Fatih Cami) imamı bizi üç ay misafir etmiştir. Daha sonra Üç baş Medresesine geçtik 1950 yılına kadar orada kaldık. Buradaki muhterem Hoca Efendilerden istifade ettik. Bunlar, Gümülcüne’li Mustafa Hoca Efendi, Hüsrev Hoca Efendi, Fatih Baş İmamı Ömer Hoca Efendi ve nihayet Ali Haydar Hoca Efendi gibi zatlardan hususi surette ders aldık, ders okuduk.

 Daha sonra buradaki hocalarımız, bilhassa Ali Haydar Efendi diyorlardı ki:” Bu ilim, bu işler burada ikbal edilemez, tahsiliniz kamil olamaz, siz Mısır’a gidiniz.”   Onların tavsiyesi ve teşviki ile bize de heves geldi, böylece meşakkatli bir yolculukla kardeşim Osman ile birlikte 1950 senesinde Mısır’a gittik. Farklı fakültelerde ders gördük. Ben “Külliyetül Şer’iyye” de, kardeşim Osman da “Külliyetül Usulüd Din” okumaya başladı. Tahsilimi tamamladıktan sonra, 1958 yılının sonlarında Türkiye’ye döndüm. Kardeşim Osman da benden iki yıl sonra yurda döndü. Dönüşte İmam Hatip de hocalığa başladık. Arap Edebiyatını ders olarak vermeye başladık.

Rahmetli babamız ile başlayan Ulumu İslamiyye talebeliği elhamdülillah Cenabı Hakk’ın lütfuyla bugüne kadar devam ediyor. Bundan daha güzel de bir meslek olmadığını biliyorum. Hala talebelik hayatıma devam ediyorum. Talebelik yalnız mektebe gitmek değil, okutmak sebebiyle de her gün yeni yeni kitaplar okuyor, bilgiler elde ediyor, okuttuklarımızı başkaları ile teallüm ediyoruz. En büyük teallümü kendi nefsime yapıyorum elhamdülillah. Cenabı Hakk’a dua ederek diyorum ki: “Ya Rabbi o ana kadar makbul olarak müderrisliğimi devam ettir ve son nefesim de yine bu yolda bitsin diye niyaz ederim.” Bu konuda peygamber efendimiz (s.a.v) buyururlar ki:

”Bir kimseye ölüm geldiği zaman o, ilim yolunda ise, bu ilim de İslamı yaşamak ve yaşatmak içinse, ölüm onun için şehitlik ölümüdür ve kendisi ile enbiya arasında bir derece kalır.” Bu müjdeyi Cenabı Hak ihsan ederse ne mutlu ne bahtiyar oluruz.

Ezanın İslam Tarihinde ki yeri konusunda neler söylersiniz:

En büyük ibadet namazdır. Namazın farziyeti Kur’an-ı Kerimce sabittir. Bu büyük ibadete Müslümanları davet etmek için ne yapılmalı sorusuna cevap bulmak için, Efendimiz (s.a.v) ashabı ile bir araya gelerek istişare etmiştir. Bildiğiniz gibi farklı farklı şeyler teklif edildiyse de Efendimiz (s.a.v): “ o falan milletindir, o  filanın alametidir..” diye beyanda bulunarak başkalarına din mevzuunda asla benzememeye  gayret göstermiştir. Nihayet Hz. Abdullah B. Zeyd (r.a) adındaki sahabinin rüyayı sadıkasını efendimize anlatışına kadar. Efendimiz Hz. Zeyd (r.a)’nun rüyasını dinleyince diyorlar ki:” Ben Cebrail ile birlikte Mirac’a çıktığım zaman bu ezanı dinledim.” Daha sonra Hz. Zeyd (r.a)’ nun rüyasının aynısını başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere ashabı Kiramdan başkaları da görünce Efendimiz (s.a.v), ezanı Hz. Bilal (r.a)’ ya okutturuyor. Efendimiz burada kendi bildiği ile değil ashabı kiramında bu husustaki malumatını alarak karar alması oldukça önemlidir.

Ezan, Cenabı Hakk’ın ümmete en büyük davetiyesidir, namaz davetiyesidir. “Allahu Ekber Allahu Ekber ”, ile başlayan bu davetiye İslamın ulaştığı her yere gitti ve hala da elhamdülillah gidiyor. Yeryüzünde 24 saat boyunca biri biterken öbürü başlayan “Allahu Ekber Allahu Ekber” hem ibadet, hem tekbir, hem İslamın temeli, hem de dinimizin en güzel davetiyesidir.. Cenabı Hak bu ümmeti necibeyi Muhammedi’ye ezan nimetini ihsan etmiştir. Bir beldede ezan okunmadığı takdirde oraya harp ilan etmek ruhsatı, vazifesi verilmiştir. Demek ki Ezanı Muhammedi’nin okunmadığı belde İslamın beldesi olmaktan çıkmış olur.

 Ezanın güzelliği kendisindendir. “Allahu Ekber Allahu Ekber, Eşhedü en la ilahe illallah…”ifadeleri çok önemli, çok anlamlı ifadelerdir. Bu güzel ezanı ve mühim cümleleri çok güzel okumaya her zaman gayret göstermek gerekir. Ezanı Muhammedi elhamdülillah beldemizde de çok güzel bir şekilde müezzinlerimiz tarafından okunmaktadır. Mısır ve Türkiye ezanı İslam dünyasında en güzel ezan tarzıdır. Mısır ezanı ile Türkiye ezanın da ayrı ayrı güzellikler vardır…

Ezanın Türkçeleştirilmesi konusunda neler söylersiniz? Bu konudaki hatıralarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Ezanı Muhammedi’yi bir gaflet, cehalet ve kavmiyetçilik sonucu olarak Türkçeleştirmek isteyenler oldu. Halbuki bu mukaddes dinin kavmiyeti yoktur. Din beşer dinidir, ümmet dinidir, bütün ümmetin dinidir. Resulullah (s.a.v) Efendimiz:

Hepimiz, Adem neslindensiniz. Adem topraktandır. Ben arap olduğum için Arap olmayanların üzerinde hiçbir üstünlüğüm yoktur. Siyah olan kimsenin beyaz,  beyaz olan kimsenin de siyah üzerinde üstünlüğü yoktur. Ancak kim en müttaki olursa, bu dinin emirlerine dikkat ederse, O Allah nezdinde makbuldur.” Diye haber verdikten sonra kavmiyet farkını gözetmeksizin hepimiz din kardeşiyiz. İnsan kendi akrabasını, komşusunu kendi lisanı ile konuşanı daha çok sevmesi ayıp değildir. Ancak takva erbabı diğer Müslümanları da öz kardeşimiz, yakınımız bilmeliyiz. Dünyanın her tarafındaki Müslümanın derdi, hepimizin derdidir. Dualarımızda bütün müminlere, coğrafyaları, renkleri, ırkları ne olursa olsun dua ederiz, dua etmeliyiz. İşte bu kavmiyetçilik ve benzeri sebeplerden dolayıdır ki bir gaflet sonucu ezan da aslından başka bir dile çevrilerek okunmuştur.

Ezanın Türkçeleştirilmesi devirlerinde çok küçük halimle birazcık olsun hatırlarım. Çünkü bizim ev de ezan okuyan bir evdi. Dedemin mekanı cennet olsun, o sebeple bizde de okunmuştur. Mustafa isminde bir kimse bizim ezanımızı okurdu.. “Tanrı uludur ” şeklinde okunan ezan milletin gönlünü çok kırdı, halk çok mahzun ve mükedder oldu.

Biz 1943 yılında İstanbul’a geldiğimizde şu içinde bulunduğumuz cami de (Fatih Camisi) müezzin mahfelinde ki müezzinler evvela “ Allahu Ekber Allahu Ekber “ diye yanındakileri duyacak şekilde hafif bir sesle okuduktan sonra “ Tanrı uludur” diye yüksek sesle bağırırlardı. Minareye çıkan müezzinlerde orada aynı şekilde yapıyorlardı.

Hatırlarımdan biri de başka camilerden güzel sesli kimseler geldiği zaman, caminin vazifelileri onlara ezan okumak için anahtarları verirken “aman dikkat et Ezanı Muhammedi’yi önce oku ondan sonra ‘Tanrı uludur’ ” diye okumalarını tembih ettiklerine şahidim. Ezan okumada bu derece dikkat etmişler ve varid olan ezanı bu güne kadar camilerde okumuşlardır.

Ben de Türkçe ezan okudum. Mahmutpaşa’dan aşağıya doğru inerken yüksekçe bir yerde bulunan Çakmakçılar Cami’sinin müezzini Murat Efendinin hasta olmasından dolayı orada müezzinlik yaptım. Murat Efendi aynı zamanda dersiam bir kimseydi. Beni kendisine vekil etti. Bir müddet gittim. Ezanı önce aslına uygun olarak daha sonra da“Tanrı uludur” diye söylemiştik.  

Bu Cami’nin müdavim cemaatinden biri olan dersiam Mehmet Ali Efendi, devamlı imamın arkasında namaz kılar, hasseten sabah namazlarında imamın arkasında bulunurdu. Bu zat evde Türkçe ezanı duyduğunda çok üzüldüğünü ve şöyle dua ettiğini hanımından işitirdik: “ Ya Rabbi şu Ezanı Muhammedi’yi işittir de ondan sonra ömür istemem senden. ” Nitekim ezanın aslına irca edildiği 1950 senesinde bir hafta sonra da vefat etti.

O yıllara ait bir başka hatıram da şöyledir;

Ali Haydar Efendi Şeyhülislamlık makamında bulunmuş büyük ve fakih bir zat vardı. O zatı muhteremi ziyarete gelip Menderesi nasıl bilirsiniz diye soranlara derdi ki: “Menderes öyle bir iş yaptı ki ben ona çok gıpta ediyorum, o da Ezanı Muhammedi’dir. Ben altı yaşından beri Kur’an-ı Kerim okumaya başlamışım şu yaşıma kadar ( o zamanki yaşı 90 idi) yaşadım. Yaptığım amellerim makbul olduysa (ki bu meçhuldur, ancak Allah bilir) bunların cümlesini Menderes’in bir günlük şu diyarda  “Allahu Ekber” dedirtmesine feda ederim”, derdi. Bunu defalarca söylemiştir. İşte o dönemde ezana böyle bir hasret vardı. Elhamdülillah milletimizin bu hasretini Allah’u Teala giderdi. Şimdiye kadar Allah’a şükürler olsun aslına uygun olarak da devam ediyor.

Bekir Haki Efendi’den işittiğim bir hatırayı da anlatayım:”  Memleketimizin yetiştirdiği büyük alimlerden birisi de Ahmed Naim Babanzade Efendidir. Bekir Haki Efendi derdi ki:’ Ben Ahmed Naim Babanzade gibi hiçbir kimseyi ezana karşı bu kadar ihtiram ettiğini görmedim. Ezanı Muhammed’i okunduğu zaman eğer masasının veya rahlesinin başında ise hemen ayağa kalkar, ezan bitinceye kadar dinler, duasını yapardı. Beyazit Meydanında, Fatih Meydanında yürürken ezan başladıysa olduğu yerde çakılır kalır, ezanı sonuna kadar dinlerdi. Bu zat böyle bir ezan ihtiramını yapıyordu ki, işte ezan böyle dinlenir’ diye misal veriyordu.”. Allah cümlesine rahmet eylesin. Allah onlarla bizi haşir neşir etsin..

İslam tarihinde cihat mevkii vardır. O büyük cihattaki muvaffakiyetlerin aşkı ile fethedilen yerler “Allahu Ekber, Allahu Ekber” ile oldu. Bu yerler bize “Allahu Ekber” lerin hatırası değil midir? Elbette bu ezanın burada okunması hakkımızdır. Memleketimizi, mekanımızı, emanetimizi muhafaza etmek üzerimize vecibedir. Allah’u Teala milletimizi kıyamete kadar şu diyarda sabit ve “ Allahu Ekber” lerden mahrum etmesin. O hüzünlü günlerde bir kısım Müslümanlar da buradan başka taraflara hicret ettiler. Yunanistan’a, Bulgaristan’a, Şam’a, Mısır’a, Medine’ye gittiler.  Cenabı Hak o gibi karışık halleri, kalp kırıcı, imanımızı inciten, yaraları bir daha göstermesin. Milletimizi huzur, sükun, ülfet ve muhabbetle din kardeşliği rabıtamızı daimi kısın. Helal ve harama ehemmiyet vermek suretiyle İslamın ve Kur’an’ın yadigarı olan diyarda cümlemizi payidar kılsın.

Ezanın aslına uygun okunduğu zaman biz dışarıya çıkmıştık. O günler bizim için halkımız için büyük bir bayramdı. Sevinenler, gözyaşı dökenler Kurban kesenler çok olmuştur. Hatta Bayezid Camii İmamı merhum Şeyhul Kurra, Reisül Kura olan Abdurrahman Gürses Efendi derdi ki:” Ben baş müezzine dedim ki; ‘ Bu gün baş müezzinlik benimdir.’ (Çünkü o zaman çift minareli camilerde, iki müezzin birden çıkarlar, o iki müezzinden biri olan baş müezzin sağ tarafa, öbürü ise sol tarafa çıkardı.) Sağ tarafa ben, sol tarafa da sen çıkacaksın dedim. “Allahu Ekber” söyleyerek ezan okumak bir şeref ve zevk idi. Bu bana nasip oldu.” Dediği hatıratı da size anlatmış olayım.

İstanbul camilerinde ezanı nasıl okunuyordu:

İstanbul da çift minaresi olan bütün camilerin hepsinde yakın tarihe kadar ayrı ayrı minarelerde ezan okunuyordu. Günümüzde okunmayışı 30- 40 senelik bir ihmalin sonucudur. Şimdiki müezzinlerimiz maşallah tembelliğe alıştı. Halbuki o zaman ki müezzinler minareye, yukarıya kadar çıkarlardı. Şimdi müezzin mikrofonun önünde okuyor, bitiriyor işi. Bildiğiniz gibi şimdi sesleri de yorulmuyor bunların. Eskiden sesleri muhafaza etmek için çeşitli çarelere başvuruyor, sabahları yumurta içerlermiş ki sesleri güzel olsun. İstanbul’un bütün camilerinde ezanlar böyle okunurdu, ben bunu yakinen biliyorum. Hatta 1980 yılından sonra tamamen ihmal edildi. Ondan önce hep çift ezan okunuyordu. Hatta o çift ezan okuyanların bazısı yaşamaktadır. Git bu caminin baş imamı olan Hafız Kazım’a sor, yine bu caminin müezzinlerinden olan Hafız Ahmet Aktaş var ona sor.

Çift minaresi bulunan bütün camilerde, daha önceleri olduğu gibi, günde beş vakit çift ezan okundu. Fatih Vakfiyesinde de böyle olduğu yazılıdır. 1950 den sonra da İstanbul da “Allahu Ekber, Allahu Ekber” diye ezan okunmuştur.  

 Merkezi sistem ezann okunması konusunda neler söylersiniz:

Ezanın merkezi sisteme göre okutulması ise, bana göre bu iş, benim anladığım, okuduğum bilgilere ve kanaatime göre çok hatalı bir uygulamadır.

Zira bir kere bir merkezden bütün köy, kasaba ve hepsine okunacak. Daha geçtiğimiz sene Erbaa da köyde iki akşam, yatsı ve sabah ezanlarını dinleyemedik. Çünkü ezan nasıl olsa merkezden gelecek deniliyor, elektrikte kesiliyor ezanda kesilmiş oluyor. Oysa ki biz ezan sesine alışkın olduğumuz için ezanın okunmasını bekliyoruz. Camii imamı da gelip ezan okumadı. Bu hata meydana geldi.

İkincisi yine bu ezan merkezi sistem diyerek nice tembel müezzinler, imamlar gidip de camilerini açmıyor. Sabah nasıl olsa cemaat azdır diye camiye gitmiyor, ezan okumuyor, böylece caminin kapısı da açılmıyor. Nitekim bu durumun şikayetini bana bildirdiler. Bizim köyümüzde iki tane camii vardır. Caminin birisi büyük camidir. Cemaati şikayet etti. İmam sabah kapıyı açmıyor diye. Ben gittim kasabanın müftüsüne söyledim. O da gelsinler, bana şikayet etsinler, canlarını okuyayım dedi. Buda başka bir hatadır.

Üçüncü bir mesele vardır ki, ezan bir ibadettir. Mücerret bir ilan değildir. İlan olsaydı başka ilanları Resulullah Efendimiz (s.a.v) kabul ederdi. Ezan bir ibadettir, ubudiyettir. Bunu istemekte bir âmeli salihtir. Bir belde de âmeli salih işleyenlerin çok olması mı evladır, yoksa onu bir kimse mi yapsa evladır? Elbetteki çok insanlar âmeli salih işlediği zaman o ezanı okuyan kimsenin bir kere üzerine sanki ilahi bir nur hanesi değmiş oluyor.

Ramuzul Ahadisten rivayetle: “Ezan-ı Muhammedi okunurken onun üzerine bir nur hanesi sesinin ulaştığı yere kadar devam eder. Sonra şeytan buralardan nefret eder, kaçar. Sonra ezanın sesini işiten kimsenin sesinin ulaştığı yere kadar günah dolu olsa mağfiret olur.”

Hatta bu ezanın bir salih amel olmasının misali için de şunu söyleyebilirim. Hz. Ömer (r.a)’nun: “Keşke şu halifelik vazifesi üzerimde olmasa da ben müezzinlik yapsam da, o müezzinliğin sevabına ersem” diyerek temenni de bulunmuştur. Bundan daha güzel bir şey var mı? Merkezi sistem diye bir tabir çıkardılar, bu fıkhi bir istilah değildir. Bunu geçenlerde burada bulunan birkaç müftüye sordum: “Bizim fıkıh kitaplarımızda böyle bir istilah-ı fıkhiye yoktur, nereden çıkardınız” dedim. Onlar da güldüler: “Bizde bilmiyoruz” dediler. Bu bir hevestir ki maalesef bu hevesin de ben yerli olduğu kanaatinde değilim. Çünkü bu baskı Mısır’a, Suriye’ye ve Ürdün’e yapılmıştır. Ürdün kabullenmiştir. Mısır ile Suriye uleması bunu kabullenmemiştir. Hala orada herkes camilerde ezanı okumaktadır.

Sonra düşünün Allah aşkına sabahleyin ve diğer vakitlerde insan o güzel sesleri dinledikçe gönlü müsterih olur belli aralıklarla okunan ezanları dinlemenin ne zararı var. Oysaki bu kelimetullah bize neleri hatırlatır. Bu beldeler ezanlar ile fethedilmedi mi? “Allahu Ekber, Allahu Ekber” sesleri sayesinde bu topraklar üzerinde oturmuyor muyuz? Allah’ın ismini anmak “Eşhedüenla ilahe illallah ve Eşhedu enne Muhammeden Resulullah”  kelimeleri ne büyük bir ifade, bizim için ne büyük bir manevi kazançtır. İşiterek ve okuyarak her ikisinden de biz büyük bir ecir almaktayız. Bunun büyük manevi mükafatı vardır. Bu kelimatın okunması, dinlenmesi öyle bir ibadettir ki ondan sonra yapılan dua müstecaptır. Ezan müstecap duaların olduğu yerlerden birisidir. Nitekim Resulullah (s.a.v) efendimiz ezan bittikten sonra benim için şu duayı okuyun:

Allahumme  rabbe hazihid da’vetittâmmeh, vessalatil kâimeh, ati Muhammedenil vesilete vel fadilete veddereceter refi’ah. Veb’eshu makamen mahmûdenillezi va’atteh. İnneke la tuhliful mîâd” diyerek vesile duasını bizden istiyor ki, o makamı Mahmud benim diyor, duanızı yapın… Tabi ki bu duanın pek çok hikmetleri vardır.

Ezanın müstecap dualardan olduğunun bir başka misali de: Resulullah (s.a.v) efendimiz muhterem mübarek validelerimizden Ümmü Seleme validemize sabah namazından sonra şöyle dua etmesini bildirmiştir: “Ezanı Muhammediyi, güzel kelimatı tekrar etmek suretiyle dinledikten sonra ikinci olarak da Ezanı Muhammedi’den sonra ezan duasını (Allahumme  rabbe hazihid …) da okuduktan sonra da şunu söyleyeceksiniz: Allahümme haza ikbalu leylike ve idbaru neharike ve esvatu duatike, ve huduru selavatike, fağfirli”..

Netice olarak ezan ibadettir. Mücerret ilan değildir. Bu ubudiyeti yapan kimselerin çokluğu bu memlekette salih amellerin çok işlenmesi demektir. Onun için de o da bizim efendimize bir rahmet manevi bir berekettir. Bundan mahrumiyet çok büyük bir zarardır. İnşallah tez günde, bizim bu insanlarımız bu yanlıştan döner. Ben bunu bütün imamlara ve müftülere de söylüyorum. Bu işten vazgeçiniz aslına irca ediniz dedim. Ama idrak edilmedi.

Hocam çok teşekkür ederim Allah razı olsun.. 

Ahmet ÇAĞLAYAN

Eğitimci Yazar

(Asrı Saadetten Günümüze EZAN / Ensar Yayınları-Sh:225-237)